12_Yillik_Esaret2

Filmin Adı: 12 Yıllık Esaret. (12 Years A Slave)

Yönetmeni: Steve McQueen.

Oyuncuları: Chiwetel Ejiofor, Michael Fassbender, Benedict Cumberbatch, Paul Dano, Lupita Nyong’o, Brad Pitt.

12 Yıllık Esaret
12 Yıllık Esaret

Aslında 2013 yılında yine beyaz-zenci ayrımını konu alan ve çok sert bir film olan Tarantino’nun yönettiği Django’yu izlemişken, bir yıl sonra böyle bir filme gitmek mantıklı mı diye düşünmedim değil. Biraz da yerli film bolluğundan bıktığım için gittim.

İster istemez iki filmi karşılaştırdım. Tarantino da, Steve McQueen de, içerikleri bakımından izleyeni sertçe alıp duvara çarpan bir film yapmışlardı.

12 Yıllık Esaret bir gerçek yaşam öyküsüydü. New York’ta eşi ve iki çocuğuyla özgür bir hayat süren keman virtüözü Solomon Northup’un kaçırılarak ABD’nin güneyinde köle olarak satılmasını, 12 yıl boyunca çektiği eziyetleri anlatıyordu.

İnsan filmden çıkıp, üzerine de birkaç gün zaman geçtikten sonra bu filmden aklımda ne kaldı ve en etkileyici sahne hangisiydi diye soruyor ister istemez. Beni en çok etkileyen sahne, Solomon’un çiftliğin köle gözetmenleri tarafından bir ağacın dalına boynundan iple asılması ve sonrasında yaşadıklarıydı. Gözetmenlerden biri Solomon’a çiftlik sahibini çağıracağını söyleyerek gitti. Gidiş o gidiş. Solomon umutla kendisine iyi davranan çiftlik sahibini öyle saatlerce o ipte, ayaklarının ucunda bale yapar gibi durup mücadele ederek ve ölmemek için savaşarak bekledi. O sırada arka planda köle işçiler çalışmaya devam etti, üç çocuk koşup oynadı. Sadece genç bir kadın köle ağaçta asılı kalıp eziyet çeken Solomon’a biraz su vermeyi düşündü. Çoğunluğun içinde bir tek kişi kırbaçlanmayı göze alarak su verdi. Hayat öyle olağan akışında akıp gitti ki, bu bana işyerlerimizdeki durumumuzu hatırlattı. Sonra Kafka’nın bir sabah kendini böceğe dönüşmüş olarak bulan ünlü kahramanı Gregor Samsa’nın modern zamanın köleleştirdiği ruhunun acılarını düşündürdü.

Filmde sık sık gösterilen salkım söğüt ağaçlarını izlerken, yönetmenin bu ağaçları o bölgenin coğrafyasında olduğu için değil sembolik bir durum yaratarak tercih ettiğini düşündüm. Anadolu kültüründe salkım söğüt nazlı, uslu, şiirsel anlamlar atfedilen bir ağaçtır. Oysa filmi izlerken salkım sögütlerin ikide bir seyirciye gösterilmesi, köleliğin sefilliğini, insanın düşmüşlüğünü anlatıyordu sanki.

Brad Pitt’in filmin sonuna doğru birdenbire ortaya çıkması filmin sürpriziydi. Köleliğe karşı bir Kanadalıyı canlandıran Brad Pitt, siyah ya da beyaz olsun tüm insanların evrensel yasalar önünde eşit olduğunu, siyah-beyaz ayrımının ABD’nin en önemli sorunu olduğunu söylüyordu. Kendisinden özgür bırakılması için dostlarına mektup yazmasını isteyen Solomon Northup’u yüzüstü bırakmayarak, iyi yürekli beyazların da olduğunu gösterdi. Solomon onun sayesinde özgürlüğüne kavuştu.

Filmin yönetmeni Steve McQueen’in siyahi olması, yapımcı Brad Pitt’in de beyaz olması filmi ilgi çekici kılan, aslında olması gereken bir işbirliğiydi. Bu ne derisinin rengi siyah olanların sorunu, ne de beyazların. Bize yaşadığımız coğrafya itibariyle somut gerçeklik olarak yaşamadığımız bir sorun olarak gözükse de, ayrımcılığın her türlüsü kötüdür. Bu ayrımlar sürdükçe insanlık tarihinde, ayrıma karşı çıkan insanlar sanatla sesini duyurmaya devam edecektir.

Filmden çıktıktan sonra yoğun bir ruhsal ızdırap içinde kaldım. Eşime de seans 21.30-24.00 arasında olduğu için ‘durduk yerde kendimizi jiletledik’ diye bir yorum yaptım. Hakikaten de insan izlerken öyle yoğun bir acı çekiyor ki, yönetmen ve oyuncular da filmde bu acıyı seyirciye çektirerek başarılı olduğunu göstermiş oluyorlar.

 

Bu yazıya yorumunuzu ekleyin :